Şükrü Dinçer
Home and Personal Care Vice President
1998 yılından beri Unilever şirketinde çalışıyor.
Unilever’deki kariyer olanakları aslında oldukça çeşitli. Mesela benim kendi başıma gelenlerden yola çıkarsam tedarik zincirinde başladım, pazarlamaya geçtim, daha önce hiç çalışmadığım ve bilmediğim bir işte yurtdışına gittim profesyonel gıda pazarlaması için, bildiğim bir işe tek dönüşüm Algida’yla oldu, akabinde Singapur’a global boardla çalışmak için gittim, daha sonra da hiç çalışmadığım bir işi tekrardan ele almak üzere de ev ve kişisel bakıma döndüm. Klasik İnsan Kaynakları bakış açısıyla ele aldığınız zaman bir kariyerin içerisinde tutarlılık olmalı, devamlılık olmalı, bir tecrübenin diğerini beslemesi lazım gibi şeylerin hiçbiri bende tutmuyor. O açıdan baktığınızda da kariyer planlaması belki çok da muhafazakar bir biçimde ele alınmaması gereken bir şey. Bu iş zenginliğini en iyi sunan şirketlerden birisi Unilever. Unilever’de kariyerinize başladığınızda Finansta başlayabilirsiniz, bugün bizim Pazarlama departmanında Finanstan gelmiş arkadaşlar var. Şirket de aslında bu zenginliklerden ve farklılıklardan değer yaratmaya çalışıyor. Sadece stereotype şu insanlar şu birimde çalışsın gibi siyah beyaz bir yaklaşımdan uzak durmaya çalışıyoruz ki farklı tecrübelerin ortaya koyabilecekleri zenginlikten de yararlanabilelim. O açıdan baktığınızda hem Türkiye içerisinde hem Türkiye dışarısında Unilever hem bir okul hem de bence çok profesyonel bir kariyer zenginliği sunuyor.
Yakın dönemde eğer medyada gördüyseniz Omo’yla biz çocukların gelişimine yönelik ciddi bir çaba içerisindeyiz. Aktif Yaşam Derneği’yle birlikte fütüristleri yanımıza alarak çocukların gelişimiyle ilgili ebeveynlere yardımcı olabilecek bir bilgi seti ve hatta bir bakış açısı geliştirmeye çalışıyoruz. Öte yandan geçen hafta ben bir günümü UNMUN’da geçirdim, onlarla da Türkiye’de kadın hayatına pozitif sosyal fayda ne sağlayabiliriz üzerine ciddi bir proje çalışmamız var. Çünkü baktığınızda ev bakımı olsun kişisel bakım olsun kadınların hayatının aslında çok içinde olan bir iş yapıyoruz. Dolayısıyla bu şekilde baktığınızda bir yandan çocukların geleceğiyle ilgili çalışmak, bir yandan kadınlar vasıtasıyla Türk toplumuna pozitif fayda nasıl sağlayabiliriz diye bir konu üzerinde ciddi mesai harcıyor olmak bana kendimi sadece şampuan ve deterjan satan bir işte çaılışıyormuş gibi hissettirmiyor. Sadece şampuan ve deterjan satmanın çok ötesine geçiyor. Bunla beraber kendimizi bir miktar topluma fayda getirmeye uğraşan aktivist pazarlamacılar olarak görüyoruz. Heyecan verici kısmı, beni de 17 senedir Unilever’de ofise gelirken heyecanlı kılan şeyler aslında bu tip şeyler. Yoksa konu sadece bu ay ne kadar satış yaptık, Pazar payı kaç çıktı gibi ay sonunda çetele hesabı yapan bir ortam ve bunun beraberinde getirdiği bir iş yaşantısı olsaydı ne ben ne de benim gibi işini yaşayarak yapan insanlar bugün burada olmazdı.
Bir kere her şeyden önce meraklı ve öğrenmeye açık insanlara göre. Eğer birtakım formatlar içerisinde yaşamak ve gelişmeye kapalı bir insansanız ya da statik bir hayat tarzınız varsa bence marketing sizi çok mutlu etmeyebilir. Öte yandan hem gelişmeye açık hem yeni şeyler öğrenip hem de yeni şeyler üretmek için acı çekmeye ve keyfini almaya hazırsanız bence pazarlama kariyeri sizi tatmin edici olabilir. Hayatta hep mutlu olmayı seçmek de bir seçenek, kendinize küçük hedefler koyup o küçük hedefleri her zaman başarıp sürekli mutlu tavşan olarak yaşayabilirsiniz. Ama pazarlamada gelişmek ve yeni işler yapmak aslında bir miktar acı çekmeyi de gerektiriyor. Bu yüzden buna hevesli kişileri buraya davet etmek lazım.
Hem her yıl tüketici tercihini kazandığınızdan emin olmak adına tutarlı bir büyüme performansı ortaya koyacaksınız, hem pazarın ve rakiplerin ötesinde bir büyüme olacak ki hem de karlılığınızı yönetebileceksiniz ki geleceği fonlayabilesiniz. Ama sanıyorum en önemlisi hem gelecek kuşaklardan hem de dünyanın geleceğinden borç almayan bir büyüme modeli içerisinde bütün bunları yapacaksınız. Çünkü bence artık dünyanın gelecekten daha fazla borç alabilecek bir hali kalmadı. O açıdan da baktığınızda bütün bu dört boyutlu birlik sadece ticari bir çerçeve değil aynı zamanda sosyal sorumluluktur. Çevreye, içinde yaşadığı toplumlara duyarlı ve pozitif katkı sağlamaya çalışan aktivist bir işletme modeli, beni de hala heyecanlı bir şekilde hala bu modelin içerisinde tutan şeylerden bir tanesi bu.
Unilever’de hikayem 17 sene önce başladı, 1998’de. Hatta 1 sene önce 1997’de summer intern olarak başladı. Hatta bir adım daha geriye gidersem biraz tesadüfi bir şekilde Unilever’in bugünkü Selection Board üzerinden yapmış olduğu işe alım sistemine geçerken bir workshop yapıyormuş, ben de Koç Üniversitesi’nde MBA yapıyordum. O esnada okula bir haber geldi ve bir workshop için 8 tane öğrenci istediklerini söylediler. Çok sonradan fark ettim ki o workshopa giden 8 kişiden biri olmakla beraber aslında Unilever’in bugünkü işe alım processlerinin ilk yerleştirildiği ve o zamanki yönetim kuruluna eğitim verilen workshopmuş. O workshoptan sonra beni bir kahve içmek için ofise davet ettiler, bu şekilde başlayan ilişki de 17-18 yıldır devam ediyor.
Ben şuanki vaktimin yarıya kadarını yurtdışında geçirdim, bizim ekipten yurtdışına giden çok sayıda insan var. Unilever içerisinde baktığınız zaman Türkiye özellikle Unilever’in en büyük şirketlerinden bir tanesi, yanılmıyorsam global sıralamada dokuzuncu büyük şirketi. Pek çok markada dünyaya best practiceleri sunan yer. Türkiye’nin özel konumundan dolayı da biz ciddi şekilde yurtdışına talent export eden bir şirket konumundayız. Bu da ümit ederim ki yurtdışına açılmak isteyen Türk gençleri için Unilever bir kapı olarak görev alabilecektir.
Dört tane büyüme denklemimiz var, “4 dimesions of growth”. Bunun içinde tutarlı büyüme var, yani her sene büyümek. Bizim gibi halka açık ve uluslararası şirketlerin ilk olarak başarmak istedikleri şey her sene şartlar ne olursa olsun tutarlı bir büyüme performansı ortaya koymak. Bu sene şartlar kötüydü büyüyemedik gelecek sene inşallah büyürüz gibi bir bakış açısı yok. İkinci büyüme kısmı karlı büyüme, bunu yaparken de ortaya bir karlılık koymak lazım ki o karlılıkla beraber markaları daha iyi destekleyebilecek bir finansman kaynağı ortaya çıksın. Üçüncüsü rekabetçi büyüme, yani pazarın ve rakiplerin ötesinde büyümek. Pazar payı kazanmak ki tüketici tercihinin bizim markalarımızdan yana olduğunu sağlayacak işler üzerinde çalışmak tabiki ön plana çıkıyor. Biz de bunu her sene işimizin çoğunluğunda, mümkünse %60’ından fazlasında pazar payı kazanarak yapmaya çalışıyoruz. Son olarak günümüzle ilgili belki en önemlilerinden bir tanesi, sorumlu büyüme. Unilever’in son zamanlarda ortaya koyduğu sürdürülebilir yaşam planı çerçevesi, yani gelecekten daha fazla borç almadan doğal kaynakları ve aynı zamanda dünyamızın bize sunabildiği birtakım fırsatları sorumlu bir şekilde değerlendiren bir büyüme modeli. Bunun 3 tane büyük alt hedefi var: tarımsal girdilerin tamamının sürdürülebilir kaynaklardan elde edilebilir çerçevede gerçekleştirilebiliyor olması, insanların hayat kalitesine katkıda bulunuyor olması ve bizim ürünlerimizin de çevre faktörünü günden güne azaltacak işlerde çalışıyor olmak. Mesela bir örnek vermek gerekirse Türkiye için su çok büyük bir problem. Geçen yıl biz Omo’yu ve bakanlığı da yanımıza alarak bir çalışma yaptık ve Türkiye’nin su haritasını çıkardık. Bununla beraber su havzalarının gelecek projelendirilmesinin nasıl olması gerektiğine yönelik bakanlığa bir veri sunduk ve bu duruma bir katkıda bulunmaya çalışıyoruz. Öte yandan toz deterjanlardan likit deterjanlara dönmeyi Türkiye’de oluşturmaya çalışıyoruz. Çünkü çok daha su tüketimi açısından tutarlı ve tasarruflu bir tüketim sunuyor. Bunu da yaptığınızda aslında şunu görüyorsunuz ki artık iş modeli olarak sadece belli projelerde değil ama bu ajandaya pozitif katkı vermeyen bir fikri ne kadar cazip olsa bile projelendirmiyoruz. Dolayısıyla çevreye ve içinde yaşadığımız dünyaya aynı zamanda pozitif katkı sağlayan bir iş modeli sağlamaya çalışıyoruz ki sorumlu büyümeden kast ettiğim şey de bu.
Jenerasyonlar değişiyor olmakla beraber değişmeyen bazı temel prensipler de var. Bunlardan bir tanesi ‘hayatta yaptığınız şeyde bir anlam bulma’ meselesi çünkü bu kariyer seçimi içerisinde önemli, benim gibi belli bir seneyi geçip bu yaşa geldikten sonra ‘ben ne yapıyorum bu dünyada?’ gibi sadece işi değil aynı zamanda bütün hayatınızı sorguladığınız evrelere geldiğinizde yaptığınız şeyde anlam bulmak çok önemli diye düşünüyorum. Bu yüzden bir miktar akıllarıyla hareket edip ama aynı zamanda kalplerinin seslerini dinlemeleri de çok önemli. Onları heyecanlandıran şeylerin peşinden gitmeleri lazım çünkü bunu yapmadığınız zaman kısa vadede dikkati dağıtacak çok şey olabilir. Kısa vadeli kazanımlarla uzun vadeli mutlulukları birbirine çok fazla trade off etmemek lazım. En önemlisi bana bir miktar kalbinin sesini dinlemek ve yaptığınız şeyi tutkuyla yapmak gibi geliyor. İşini tutkuyla yapan insanlar başarısız, hayatını tutkuyla yaşayan insanlar da mutsuz olmaz. Özellikle bizden çok daha aktivist, daha dışavurumcu, seçeneklerinin ve seçimlerinin çok daha farkında ve bunları bilinçli olarak seçmeye çalışan bir jenerasyon geldiğini görerek ve onları anlamaya çalışarak söyleyebileceğim şey tutkularının peşinen gitmeleri.

Benzer Kişiler

Laundry Regional Category Vice President
Advertising Operations Manager
Assistant Brand Manager
Customer Development Vice President
NDG Business Manager
Windows ve Cihazlar İş Grubu Yöneticisi
Global Account Director, Unilever Food Solutions
Interactive Marketing Manager
Microsoft Office Ürün Pazarlama Yöneticisi
Yazılım Geliştirme Teknolojileri Genel Müdür Yardımcısı