Ali Rıza Ersoy
Siemens İcra Kurulu Üyesi
1985 yılından beri Siemens şirketinde çalışıyor.
Şu anda birbiriyle çok çakışmayan üç görevim var. İlk olarak İcra Kurulu Üyesiyim. Bizde sadece prosedür gereği bir Yönetim Kurulu var ancak İcra Kurulu, Yönetim Kurulu gibi çalışıyor. Orada şirketin genelini ilgilendiren kararlar alıyoruz ve ayda bir kez toplanıyoruz. Diğer görevim Genel Müdür Yardımcılığı'dır. Burada yine şirketin genelini ilgilendiren operatif konular var. Digitalization da bunlardan bir tanesidir. Bir diğer görevim de Dijital Factory yani Dijital Fabrikalar'dır. Dünyaya Endüstri 4.0 dalgası yayılıyor ve dünya endüstrisi kabuk değiştirerek bir sonraki basamağa hazırlanıyor. Bunun da adı Endüstri 4.0'dır. Son dönemde bu konuya ağırlık vermiş durumdayım. Türkiye'deki endüstriyi dijitalleştirip bu 4. evrime hazır hale getirmek için ulvi bir görevim var ve bu konuda çok yoğun çalışıyorum.

Diğer Cevapları

Babamın da biraz desteğiyle oldu. Babam bana askerdeyken ilkel bir şekilde radyo yaptığını anlatırdı. Böylece bende elektronik aşkı başladı. Okul da buna çok müsaitti. Amerikalı hocalar çok destek olup ilham veriyorlardı. Herkes dışarıda arkadaşlarıyla eğlenirken ben laboratuvara kapanıp kendimce icatlar geliştirirdim. Böyle olunca da kendime hedef olarak İTÜ'yü gördüm. 1975 yılında liseden mezun olduğumda İTÜ Elektronik bölümünü yazdım ve bu bölüm Türkiye'deki en yüksek puanlı bölümdü. İnsanın bir aşkı olunca ve hedefe kilitlenince İTÜ'de okumak kaçınılmaz oldu.
İTÜ'den sonra Viyana Teknik Üniversitesi'nde Asistan olarak başladım. İTÜ'de Master yapacaktım ve güçlü bir adaydım ancak sınavın tarihini değiştirmişlerdi ve ben bu sayede sınavı kaçırdım. Rektöre çıktım, zorla kapıyı ittirerek açtım ve ağladım. Rektör bir şey yapamayacağını söyledi. Bina önünde merdivenlere oturdum ve neredeyse 1 saat boyunca ağladım. Çünkü Master hayalim 1 yıl ertelenmişti. Tesadüfen o yaz Kuş Adası'nda dedemin otelinde çıraklık yaparken Avustralyalı bir kızla tanıştım. Viyana'ya gelmemi istedi, ben de peşinden gittim. Hazır oraya kadar gitmişken Viyana Teknik Üniversitesi'ni bitirdim. Orada 5 yıl okuyorsunuz ve mezun oluyorsunuz. Bu da yüksek yapma anlamına geliyordu. Dolayısıyla hem Asistanlık hem de yüksek yaptım. İnanılmaz mutluydum çünkü en sevdiğim konu olan Elektrik ile ilgili laboratuarlarda çalışıyordum ve uluslararası projelerde yer alıyordum. Türkiye'ye dönmeye karar verdiğimde ailem İzmir'de olduğu için İzmir'e yerleştim. Daha sonra pat diye Siemens'e girdim. Almanca ve İngilizce öğrendiğim için yabancı dilin de katkısı olmuş olabilir. Böylece kölelik durumum başladı. Uzunca bir kölelik döneminden sonra Sağlık bölümünün Bölge Müdürü oldum. Birkaç yıl sonra da İstanbul'a çağırdılar. Böylece Satış ve Pazarlama'nın başına geçtim. Hikaye böyle başladı ve 30 yıl yeni tamamlandı. Şu an 11. pozisyonumdayım ve ikinci baharıma 1 buçuk yıl kaldı.
Müthiş bir öğrenme hissim vardı. Çok sevdiğim bir fakülteyi kazandım ve notlar hiç umurumda değildi. Mezuniyet nasıl olsa gelecekti ama öğrenme kısmı hep cazip geldi. Galiba da hakkını verdim çünkü ilk mezunlardan oldum. Hocalarımız çok iyiydi. Elektroniği özellikle çok sevdiğim için gözüm bunların hiç birini görmüyordu. Fakat Türkiye'de sağ-sol gibi iç savaşın olduğu yıllardı. Bittiği yıllarda yani 1980'de mezun oldum. Savaşın hızlanmasıyla savaşın bitmesi arasında ben üniversite okudum. Bu yüzden o yıllarımı çok büyük bir keyifle hatırlayamıyorum. Sabah akşam ölüm tehlikesi her yerde kol geziyordu ve parasızdık. Ben zar zor Fatih semtindeki Aydın Yurdu'na kapağı atabildim. Bir dönem boyunca her akşam kuru fasulye yemek zorundaydım çünkü bir tık ötesine param yoktu. İşin akademik boyutuna baktığımızda muhteşem bir eğitim aldık. Ben oradaki bütün hocalarıma minnet borçluyum. Tabanca, tüfek, boykot, yürüyüş, polis, nezaret vardı, başka hiçbir şey yoktu. Eskiyi kötü gösterip, bugünü iyi göstermek gibi bir amacım yok ama çağınızın keyfini çıkarın.
Meslek seçimini son dakikaya bırakanlar var ve ben bunu nasıl başardıklarını anlayamıyorum. Uzun vadeli bir plan olmadan, bir konuya aşık olup hep o yolda yürüme isteği olmadan başarılı olmak imkansızdır. Rüzgar nereden eserse yaprak da oraya gidecektir, kurtuluş yok. Planlar var ama hep "bakarız" deniyor. Bakarız demek hiç bakamamak demektir. Dolayısıyla işin birinci boyutu hedef koymak ve kendini keşfetmektir. Cephane olarak başka hangi cephaneleri üzerinize alıyorsunuz? Bu çok yoğun rekabette iç rakiplerinize göre nasıl mücadele edeceksiniz? Bir iş görüşmesine gittiğiniz zaman yaptıklarınızı söyleyemedikten sonra nasıl düzgün bir iş bulacaksınız veya iş bulduktan sonra şirkette nasıl kariyer yapacaksınız? Bu yüzden beni en çok etkileyen eksikler bunlardır ve umarım birilerine ilham vermişimdir.
Özgeçmişleri bir yukarıdan okuyanlar bir de aşağıdan okuyanlar vardır. Artık çağımızda aşağıdan okuyanlar çoğalmaya başladı ve ben yıllardır bunu böyle yapmaktayım. 30 yıldır Siemens'teyim ve 11. pozisyonumdayım. Dolayısıyla çok sayıda işe alım gerçekleştirdim veya son kararı verdim. Beni hangi üniversiteden mezun olduğu ve not ortalaması başlangıçta daha az ilgilendiriyor. Beni asıl ilgilendiren dersler haricinde hayatında kendisini sanat, spor gibi farklı açılardan kendilerini yetiştirmesidir. Örneğin; bir blog yayınlıyor mu? En son okuduğu kitap hangisi? Kütüphanesinde kaç kitabı var? Ders haricinde kendisine ne tür yetkinlikler katıyor? Zamanını neyle dolduruyor? Dolayısıyla hangi konuda iyi hissettiğini sorduğumda düşünmeden fikirlerini belirten biriyse mezun olduğu üniversiteden bağımsız olarak diğerlerinin önüne geçiyor.
Söylediklerim biraz abartı gibi gelebilir ama emin olun samimiyim. Çok hasta olduğum günlerde "bugün de işe gitmesem" dediğim olmuştur, ama o kadar. İnandırıcı gelmiyor, biliyorum ama yapacak bir şey yok. Kurumsal şirketin güzelliği de burada zaten. Bir günden bir güne maaşım artsın demiyorum ama bir şekilde artıyor. Başarının peşinde koştuğunuz takdirde bu mutlaka görünüyor ama paranın peşinden koşarsanız o para kaçıyor. Başarının peşinden koşarsanız para sizin peşinizden koşturuyor ve bu hep böyle oldu. Dinamizm çok yüksek ve sıkılmaya zaman yok.
Ben yönetici yerine lider kelimesini daha çok seviyorum. Yönetici olunca adı üstünde yönetiyor gibi olmak lazım. Halbuki yönetici, çalışanların altına alevi verirmiş. Lider de çalışanların gönlüne alev verirmiş. Dolayısıyla altına alev vermek çok insanlık dışı gibi geliyor. Sonuçta neyin altına alev koyuyorsun? Bu yüzden gönüllere dokunmak çok daha etkileyici ve farklı beceriler gerektiriyor. Bunu başardığınızda da her şeyi başarmış oluyorsunuz. Önemli olan; empati kurmak, takım arkadaşlarıyla gerçekten ilgilenmek, onların motive olmaları için altyapı sağlamak, herkesin inanabileceği, inanmayanların zamanla inandırılacağı ortak bir hayal ve vizyon yaratabilmektir. Böylece ateşi koyduktan sonra bir şeyi yönetmek gerekmiyor.
1970'lerde IT ve Elektronik endüstriye girdiği için 3. bir devrim gerçekleşti. Ancak şu an Cyber Physical Systems'den, Internet of Everything'den, Data'dan ve Cloud'tan bahsediyoruz. Bütün bu teknolojilerin günlük yaşantımızda değil de fabrikalarda Shuffle Off dediğimiz üretim alanlarında da olması Endüstri 4.0 anlamına geliyor. Türkiye'de henüz çok yeni ve 1-1 buçuk yıllık bir geçmişi var. Konu henüz bilinmiyor ve farkındalık yaratmaya çalışıyoruz. Küçük projelerle örnek projeler yaratıp diğer kuruluşlara da örnek olması için çaba sarf ediyoruz. Bu da çok keyif veriyor.

Benzer Kişiler

Channel Sales Development Manager
İTÜ Uzay Mühendisliği Öğrencisi
İTÜ Mezunlar Derneği Başkan Yardımcısı
İTÜ Rektörü
Türk Hava Yolları Genel Müdürü
İTÜ İşletme Mühendisliği Öğretim Üyesi
Bilgisayar Mühendisliği Öğretim Üyesi
Index Grup CEO
Rockwell Automation Türkiye Genel Müdürü
Vodafone Kurumsal Çözümler Direktörü